Hoşgeldiniz: ::EGE EDEBIYAT::
  Yeni Kayıt | Giriş
Konu Başlıkları
Edebiyat
· Düşünme Sanatı
· Okuma Sanatı
· Yazma Sanatı
· Yayınlarımız
· Edebiyat Antolojisi
· Tenkit
· Şairlerimiz
· Yazarlarımız
· Bibliyografya
· Eser Tanıtma Sanatı
· Haberler/Duyurular

Konu Başlıkları
· Edebiyat/Littérature
· Belagat/Rhétorique
· Dil Bilimi/Linguistique
· Anlam Bilimi/Semantique
· Gösterge Bilimi/Semiotique
· Terim Bilimi/Terminologie
· Pragmatik/Pragmatique
· Metin Analizi
· Naratoloji

Kimler Online?
Şu an sitede, 199 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Henüz üye değilseniz, Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.

Günün Yazısı
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.

Geçmiş Yazılar
19.07.09
· METİN İNCELEMESİ ve METİNLERDE GERÇEKLERİN ALGILANIŞ, İFADE EDİLİŞ BİÇİMLERİ
17.07.09
· YABANCI MEŞHUR ROMANLAR : TÜRLERİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI
06.07.09
· DÜNKÜ ve BUGÜNKÜ BATI SİYASETİ ÜZERİNE BİR BELGE
04.07.09
· ROMANCININ DÜNYASI, Ord. Prof. Dr. Suut Kemal Y E T K İ N
02.07.09
· Fazıl Hüsnü DAĞLARCA: Mustafa Kemal'le Demirkazık Yıldızı
28.06.09
· TENKİT ÜZERİNE
15.06.09
· GAMSIZ'IN ÖLÜMÜ HİKÂYESİNDE METİN İÇİ ZAMAN, Rıza Filizok
01.06.09
· Ali Canip'in Sanat ve Edebiyat ile İlgili Fikirleri
· Ali Canip'in Dil ile İlgili Fikirleri
· Ali Canip'in Edebiyat ile İlgili Fikirleri
27.05.09
· BELAGAT TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ, Rıza FİLİZOK, Safiye AKDENİZ
25.05.09
· 1920-1960 ARASI TÜRK ROMANCILIĞI
19.05.09
· HİKAYE ve ROMANLARDA ANLATICI MESELESİ, Rıza FİLİZOK
10.05.09
· Edebi Eserlerde BAKIŞ AÇISI, Prof. Dr. Rıza F İ L İ Z O K
04.05.09
· SÖYLEM ve ANLATI ÜZERİNE , Rıza FİLİZOK
29.04.09
· HİKAYE ETME DÜZLEMLERİ, Prof. Dr. Rıza FİLİZOK
22.04.09
· ANDERSEN: Ayın Hikâyeleri
04.04.09
· BİLDİRİŞİM YAHUT İLETİŞİMİN TEMEL ELEMENTLERİ, Prof. Dr. Rıza FİLİZOK
01.04.09
· OKUMA SANATI ÜZERİNE, Walter Winkelman
06.03.09
· Hikaye Etme Billimi: Temel Bilgiler, Rıza FİLİZOK
01.03.09
· HİKAYE ETME BİLİMİ ( ANLATIBİLİM) : NARATOLOJİ, Prof. Dr. Rıza FİLİZOK
16.02.09
· EDEBÎ ESERLERDE ZAMAN, Prof. Dr. Rıza FİLİZOK
14.02.09
· TEMEL ANLAM ve YAN ANLAM, Rıza FİLİZOK
03.02.09
· OSMANLICA ÖĞRENMEK İSTEYENLER İÇİN KAYNAKLAR
02.02.09
· DİNLEMEYİ BİLMEK , ALAİN
01.02.09
· FİKİR YAZILARININ TEMEL NİTELİKLERİ, Prof. Dr. Rıza Filizok
24.01.09
· İ S T İ K L A L M A R Ş I M I Z
· TÜRK EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ, İzzet ŞEREF
· SERVET-İ FÜNÛN EDEBİYATI ve Cenâb Şehabettin
18.01.09
· Bir öğrencimizin Sorusuna Cevap:
· TÜRK EDEBİYATINA UMUMİ BİR BAKIŞ, Fuad KÖPRÜLÜ
· TİRYAKİ SÖZLERİ, CENAB ŞEHABEDDİN
17.01.09
· ŞİİR DEMETİ
07.01.09
· Recaizade Mahmut Ekrem, Hayatı, Eserleri, Fikirleri
03.01.09
· DİLİN TOPLUMSAL GÖREVİ, Ali A K
02.01.09
· KLASİSİZM, A l i A K
26.12.08
· TÜRK EDEBİYATINDA NEV-YUNÂNÎLİK, Prof. Dr. Şevket TOKER
25.12.08
· K L A S İ S İ Z M , A n d r e G İ D E
· PASCAL : DÜŞÜNCELER
23.12.08
· MANTIK BİLİMİ, DİL BİLİMİ ve ANLAM BİLİMDE CÜMLE, Rıza FİLİZOK
22.12.08
· OKUMA PARÇALARI: GÜZEL NESİR ÖRNEKLERİ
21.12.08
· OKUMAYA DAİR, BACON, Haz.: Nursel ÜKÜNÇ
11.12.08
· ANLAM DEĞİŞMELERİ ve EDEBİ SANATLAR, Rıza FİLİZOK
10.12.08
· ANLAM OLGULARININ SINIFLANDIRILMASI, Prof. Dr. Rıza Filizok
08.12.08
· FİKİR YAZILARI: İSPATLAMA METİNLERİ NASIL YAZILIR? Prof. Dr. Rıza FİLİZOK
06.12.08
· DİL ve VATANSEVERLİK, EMİLE FAGUET, Terc.: A l i A K
28.11.08
· ÖMER SEYFETTİN'in GİZLİ MABET Hikâyesinde ANLATI ZAMANI
27.11.08
· AHMET HAMDİ TANPINAR: XIX. ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ'nin GİRİŞ BÖLÜMÜ'nün ÖZETİ
25.11.08
· DENEME TÜRÜ, Duygu CENGİZ
· ÇOCUK EDEBİYATI

Karşılaştırmalı Edebiyatın Yaşadığı Bunalım, Rene WELLEK , Terc.: Serhat IŞIK
Tarih: 29.03.2007 Saat: 12:17 Gönderen: egeedebiyat
Tenkit Okuyucu yazısı writes "

KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYATIN YAŞADIĞI BUNALIM

Terc.: Serhat IŞIK



           Karşılaştırmalı Edebiyatın Yaşadığı Bunalım1

 


René Wellek


 


            Dünya, (daha doğrusu bizim dünyamız) en azından 1914 yılından bu yana, sürekli bir bunalım içerisindedir. Edebiyat bilimi de, yaklaşık aynı dönemden beri, daha az bir sertlik içerisinde, (yumuşak yollarla) yöntemlerin çatışmasına doğru gitmektedir. 19.yüzyıl bilimindeki eski kesinlikler, olguların birikimiyle gelen açık kanaatler ve her bir olgunun büyük bilgi piramidinin inşasında kullanılacak tuğla olacağı umudu, doğal bilimler modeli üzerine yapılan nedensel açıklamalar ve onların güvenilirliği, öncelikle Croce tarafından İtalya’da, Dilthey ve diğer birtakım kişiler tarafından Almanya’da, sert bir şekilde eleştirilmiştir. Bundan dolayı, son yıllardaki durumun isdisnaî olduğu, edebiyat biliminin yaşadığı bunalımın her yere bir çözüm  veya geçici bir kolaylık ulaştıracağı fikri, iddia edilemez. Ancak yine de, yöntemlerimizin ve hedeflerimizin yeniden sorgulanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu son on yıl içerisindeki geçişte bazı simgesel değer taşıyan büyük sanatçılar vardır:Van Tieghem, Farinelli, Vossler, Curtius, Auerbach, Carré,  Baldensperger ve Spitzer.


İncelememizin rizikolu olduğunun en önemli göstergesi, özel bir metodoloji ve müstakil bir mevzu tesis edememiş olmasıdır. Ben, Baldensperger, Van Tieghem, Carré, ve Guyard’ın programlı bildirilerinin bu temel görevde başarısız olduğuna inanıyorum. Onlar karşılaştırmalı edebiyatı hükümsüz metodolojilerle doldurmuş ve onu 19. yüzyılın tarihî göreceliğinin, bilimciliğinin, olguculuğunun çıkmazı içerisine oturtmuşlardır.


Karşılaştırmalı edebiyat, millî edebiyat tarihlerinin yanlış ayrımlarından (isolation) kaynaklanan kargaşalar konusunda büyük öneme sahiptir. Bu, pek çok karşılıklı ilişkiler ağı ören, bağdaşık Batılı edebiyat geleneği anlayışı içerisinde tabi ki doğrudur.(ve buna destek olarak bir dizi kanıtı da beraberinde getirir) Ama ben, Van Tieghem tarafından yapılan, “genel” ve “karşılaştırmalı” edebiyat ayrımı çalışmalarının başarılı olabileceğinden şüpheliyim. Van Tieghem’e göre; “genel” edebiyat, birçok edebiyatı sürükleyen modalarla, akımlarla bağlantılı iken, “karşılaştırmalı” edebiyat, iki edebiyat arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemekle sınırlandırılmıştır. Kuşkusuz bu ayrım her yönüyle savunulamaz ve uygulanamaz. Neden Romantik çağda tarihî roman üzerine yapılan bir inceleme “genel” edebiyat sayılırken, Walter Scott’ın Fransa’daki tesirini “karşılaştırmalı” edebiyat addediyoruz? Neden Almanya’da Byronizm incelemeleriyle, Byron’un Heine üzerine tesiri hakkında yapılan incelemeleri birbirinden ayırmamız gerekiyor?“Karşılaştırmalı edebiyatı” edebiyatlar arası “ithalat–ihracat”(foreign trade) incelemesine indirgemek elbette ki bir talihsizliktir. Karşılaştırmalı edebiyat -esas mevzusu içerisinde- birbiriyle ilişkisiz fragmanların bağdaşık olmayan bir kümesi olabilirdi ve bu, anlamlı bütünlüklerden oluşmayan, sürekli kesintiye uğramış bir ilişkiler ağıdır. Karşılaştırmacı sadece karşılaştırmacı, (comparatiste qua comparatiste) dar anlamda sebepleri ve sonuçları, tesirleri ve kaynakları inceleyebilir. Bunun yanında, bir tek sanat eserini yalnızca kendi içerisinde tetkik edilmesini önleyebilirdi. Çünkü sadece yabancı ülkelere karşı tesir yayabilecek bir eser veya yabancı tesirlere tamamen kapanmış bir eser yoktur. Böyle bir kısıtlamanın müzik, güzel sanatlar veya felsefe tarihinde yürütüldüğünü düşünün. Sadece Beethoven’ın Fransa’ya etkisi, ya da Raphael’in Almanya’ya veya Kant’ın İngiltere’ye etkisi gibi sorular mozaiğiyle uğraşan bir kongre ya da bir dergi düşünülebilir mi? Bu birbiriyle ilişkili disiplinler daha makul bir hal almıştır. Bunlar arasında müzikbilimciler, sanat tarihçileri, felsefe tarihçileri ve onlar gibi özel bir disiplin olmayan, karşılaştırmalı resim, müzik ve felsefe var. Karşılaştırmalı ve genel edebiyat arasına yapay setler çekme girişimleri başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü edebiyat tarihi ve edebiyat bilimi, bir tek konuya sahiptirler; o da edebiyattır. “Karşılaştırmalı edebiyatı” iki edebiyat arasındaki ithalat–ihracat (foreign trade) incelemesine indirgeme düşüncesi, onu sınırlandırır, önünü tıkar. Bu tarz haricî ilişkiler kurulduğunda ikinci sınıf yazarlarla, çevirilerle, gezi yazılarıyla, “arabulucularla” (intermediaries) uğraşılmak zorunda kalınacaktır. Kısaca söylemek gerekirse, “karşılaştırmalı edebiyatı” dış kaynakları ve yazarların ünlerini araştırmakla görevli bir altdisiplin haline getirecektir.


Yalnızca esas mevzuyu değil, karşılaştırmalı edebiyat yöntemlerini de birbirinden ayırma çalışmalarının başarısız olduğu âşikârdır. Van Tieghem’in karşılaştırmalı edebiyatı  millî edebiyatlar incelemelerinden sözüm ona ayırma çalışması, iki ölçüt üzerine tesis edilmiştir. Van Tieghem, karşılaştırmalı edebiyatın, küçük, alt tabakadan yazarlarla meşgul olan ve şairlerle kuşatılan efsaneler ve mitlerle bağlantılı bir hale getirildiğini söyler. Ancak bir millî edebiyat öğrencisinden aynı şeyleri yapmaması gerektiğini beklemek pek mümkün değildir. Bir Byron imajı ya da Fransa’da yahut İngiltere’de Rimbaud, çok başarılı bir şekilde ele alınabilir. Meselâ, Fransa’da Daniel Mornet’in veya Almanya’da Josef Nadler’in, unutulmuş ve gelip geçici yazarlarla birlikte hem de çok titiz bir şekilde millî edebiyat içerisinde yazılabildiğini görüyoruz.


Ama Carré ve Guyard tarafından milletlerin birbirleri hakkında sahip oldukları millî yanılgılar ve değişmez fikirlerin bir incelenmesini kapsayan ve karşılaştırmalı edebiyatın sahasını aniden genişleten son çalışmaları, inandırıcı değildir. Bu durum bir Fransız’ın, bir İngiliz veya Alman hakkında neler düşündüğünü görmek bakımından iyi olabilir. Ancak böyle bir inceleme edebiyat bilimi içerisinde sayılabilir mi? Meselâ, “Amerika’nın Sesi”ndeki program yöneticisi ve onun diğer ülkelerdeki benzerleri üzerine yapılmış genel bir araştırma gibi birşey olmaz mı? Bu, millî psikoloji, sosyoloji ve edebiyat incelemesi gibi, eski “Stoffgeschicthe”in yeniden canlandırılmasından başka bir şey değildir. “Fransız romanındaki İngiliz ve İngiltere’nin durumu”, “İngiliz tiyatrosundaki İrlandalı”dan ya da “Elizabet Dönemi dramalarındaki İtalyan”dan pek de iyi değildir. Karşılaştırmalı edebiyatın kaplamı, aynı zamanda esas mevzunun kısırlığının doğrulanmasını da gösterir. Ama yine de, edebiyat bilimin dağılımı, kültürel tarih ve sosyal psikolojiye doğru olur.


Bütün bu bocalamaların görülebilmesi ihtimal dahilindedir. Çünkü Van Tieghem, onun habercileri ve takipçileri, 19. yüzyıl pozitivist-olguculuğunun edebiyat inceleme anlayışında olduğu gibi, kaynak ve tesir incelemelerine önem verirler. Onlar bu nedensel açıklamalarında, aydınlanmayı doğuran belli motifler, temalar, karakterler, durumlar, temel çizgiler (plots) v.s.gibi unsurların daha önceki dönemlerde kronolojik olarak verilmiş eserlerle ilişkili olduğuna inanırlar. Bir dizi paralellikleri, benzerlikleri, bazen de özdeşlikleri derleyip toparlarlar fakat bir yazarın bilgisi ve bir başka yazarın mevcut birikiminden başka birtakım ilişkileri ortaya koyduklarını farz ederler ancak bu ilişkilerin ne olduğu sorusunu pek sormazlar. Şunu söyleyebiliriz ki, sanat eserleri, sırf bir kaynaklar ve tesirler toplamı değildir. Onlar herhangi bir cansız maddeden türeyerek temel bir madde haline gelen ve bundan dolayı yeni bir yapıya dönüşen bütünlüklerdir. Nedensel açıklamalar, bizi sadece “sonsuza gerileme”ye (regressus ad infinitum) götürür. Bunun yanında edebiyata “X olursa, Y’nin de olması gerekir” şeklindeki her nedensel ilişkinin ilk koşuluyla yaklaşmak, bunu edebiyatta tesis etmek, pek de büyük bir başarı olmasa gerek. Herhangi bir edebiyat tarihçisinin bize bu konuda böylesine zorunlu ilişki biçimi gösteren bir kanıt sunup sunamayacağı konusunda ya da onun bunu yapabileceği konusunda; böyle bir nedenin yalıtılması sanat eseri söz konusu olduğunda olanaksız olduğu için, bir şey söyleyemem. Çünkü, bütünlüğü ve anlamı başka kaynaklar ve tesirlerle bir araya getirildiğinde bozulan sanat eserleri, ancak özgür bir hayal gücüyle algılandıklarında bir bütünlük oluşturabilirler.


Tesir ve kaynak kavramı daha çok karşılaştırmalı edebiyat pratisyenlerini endişelendirmektedir. Meselâ Louis Cazamian, Carré’nin “Goethe en Angleterre” adlı kitabı üzerine yazdığı bir yorumlamada, “hususi eylemlerin hususi birtakım farklılıkları yarattığı anlayışının dayanaksız olduğunu” gözlemler. Ona göre Carré, Goethe’ nin konuşmalarının “dolaylı olarak İngiliz romantik akımını alevlendirdiği” ve bunun da yalnızca Scott’ın çevirdiği Goetz von Berlichingen2 adlı esere bağlanması hatalıdır. Fakat Cazamian, Bergson’ dan bu yana süregelen -meşhur- akış ve oluşum fikrine işaret etmiş olabilir. O, Cazamian ile birlikte bireysel veya kollektif psikoloji incelemesini salık vermektedir; bu da tamamen gerçeklenemeyen İngiliz millî ruhunu canlandırma anlamına gelmektedir.


Yine buna benzer bir şekilde Baldensperger’de “Revue de Littérature Comparée” in (1921) ilk sayısına yazdığı programlı bir girişinde, edebî temalar tarihiyle meşgul olan edebiyat biliminin nasıl bir çıkmaz içerisinde olduğunu gözlemleniştir. Ona göre diğerleri, tam ve açık bir düzen tesis edemezler. Ayrıca Brunetiére tarafından ortaya konulan katı bir dönüşümcülüğü reddeder. Fakat çağdaş değerlendirmelere daha çok eğilinmesi ve edebiyat incelemelerinde sıradan yazarlara daha çok yer verilmesi konusundaki görüşlere, sıcak bakabilmektedir. Brunétiere, şaheserlerle daha çok ilişkilendirilmiştir. “Gessner’in genel edebiyat içerisinde bir rol oynayıp oynamadığını, Destouches’un Almanlarda Moliére’den daha çok hayranlık uyandırıp uyandırmadığını, Dellile’nin zamanında, daha sonraları yaşamış olan Victor Hugo gibi büyük ve yüce bir şair kabul edilip edilmediğini, antik dönemin mirasında Heliodorus’un belki de, Aeschylus kadar önemli sayılıp sayılmadığını nasıl bilebileceğiz?” (s.24) Baldensperger’e göre çare, geçmiş dönemdeki zevkleri ve sıradan yazarları yeniden nazarı dikkate almakta yatmaktadır. Tarihî görecelik şöyle ifade edilir: Eğer “objektif” bir edebiyat tarihi yazmak istiyorsak geçmişin değer yargılarını incelememiz gerekir. Karşılaştırmalı edebiyat kendisini, sanki edebiyatta oyun diye bir şey yokmuş gibi, “sahnede olmayan ve senaryoyu destekleyen” bir konuma yerleştirmelidir. Cazamian gibi Baldensperger de, biyologların çeşitli görüşlerinden yararlanarak, Bergson’un oluşum ve kesintisiz akış anlayışına, “evrensel çeşitlilik alanı”na (realm of universal variation) işaret eder. Bildirisinin sonunda ise, aniden, karşılaştırmalı edebiyatı Yeni Hümanizm’in hazırlayıcısı olarak ilân ediyor. Tolstoy’un mistisizmine, Nietzsche’nin üstün insana inancına, Voltaire’in şüpheciliğinin yayılışına bakarak şu soruyu sorar: Neden bir eser bir milletçe klasik diye göklere çıkarılırken, bir başkasınca kısır sayılıp akademik düzeyde reddediliyor? Onun umudu bu tür araştırmaların düzeni bozulmuş insanlığa “ortak değerlerin çekirdeğini” vereceğidir.(s.29) Fakat neden bu çeşit kesin fikirlerin coğrafi yayılımına yönelik  yapılması gereken ciddi araştırmalar, insanlık mirasının tanımlanması gibi bir şeye yol açıyor? Hatta böyle bir ortak çekirdek tanımı başarılı olsaydı ve genel itibariyle de kabul görseydi bu etkin bir Hümanizm anlamına mı gelecekti?


“Karşılaştırmalı edebiyat”ın son elli yıldır uygulanan sosyal ve psikolojik motivasyonlarında bir paradoks vardır. Karşılaştırmalı edebiyat, birçok İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız vb. edebiyat tarihçilerinin ayrımcılığına karşı bir başkaldırı ve 19. yüzyıl bilimlerinin dar milliyetçiliğine karşı olarak bir tepki olarak doğdu. Bunun tohumu, çeşitli milletlerin kavşağında veya en azından bir millete sınır olan kişiler tarafından atıldı. Meselâ, annesi ve babası Alman olan Louis Betz, New York’ta doğdu ardından eğitim için Zürih’e gitti. Baldensperger, Lothring kökenliydi ve son yıllarını Zürih’te geçirdi. Ernst Robert Curtius, daha iyi bir derecede Almanca ve Fransızca anlamaya ihtiyacı olduğuna inanmış bir Alsaslıydı. Arturo Farinelli, Trentolu bir İtalyandır ve daha sonra, halen “müstemleke” olan Innsbruck’ta öğrenim gördü. Fakat milletler arasında bir uzlaştırıcı ve arabulucu olarak hizmet etme arzusu, genellikle zamanın ve durumun coşkun milliyetçiliği tarafından çarpıtılmış ve tahrip edilmiştir. Baldensperger’in otobiyografisini okuduğumuzda, (Une Vie parmi d’autres, 1940, aslında 1935’te yazılmıştır.) onun her faaliyetinin arkasında vatansever dürtülerin olduğunu seziyoruz. 1914’te Harward’ta Alman propagandasının engellemesinde, 1915’te Kopenhag’ta Brandes buluşmasına reddedilişinde ve 1920’de özgürlüğünü elde etmiş Strazburg’a gidişinde duyduğu gurur, bu duruma örnektir. Carré’nin “Goethe in England” adlı kitabında, Ren topraklarını bir çocuğu olarak Goethe’yi tüm dünyanın bilhassa Fransa’nın malı olduğunu gösteren bir giriş vardır. Carré, “Les Ecrivains français et le mirage allemand” (1947) adlı eserini 2. Dünya savaşından sonra yazdı ve orada bir Fransız’ın iki Alman hakkında nasıl yanılsamalara sahip olduğunu ve sonunda bunların yanlışlığının anlaşıldığını gözler önüne sermeye çalışmıştır. Ernst Robert Curtius’ın ilk kitabı “Die literarischen Wegbereiter des neuen Frankreichs”de (1918) Almanya için siyasî eylem ve ders verme düşüncesi vardır. Curtius, 1952’deki yeni baskıya yaptığı ekte eski Fransa anlayışının bir yanılsama olduğunu belirtmiştir. Ona göre Romain Roland, yeni Fransa’nın sesi değildi. Carré gibi, Curtius da “rüya” yı (mirage) keşfetti fakat bu seferki Fransız “rüya”sıydı. Hatta Curtius ilk kitabında, iyi bir Avrupalı anlayışını şöyle tanımlamıştı: “Ich weiss nur eine Art ein guter Europaer zu sein: mit Macht die Seele seiner Nation haben, und sie mit Macht nahren von allem, was es Einzigartiges gibt in der Seele der anderen Nationen, der befreundeten oder der feindlichen.”3 [İyi bir Avrupalı olmak için tek yol biliyorum: Kendi milletinin ruhuna tüm gücünle sahip olmak ve onu başka milletlerin ruhlarında var olan biricik niteliklerle tam olarak beslemek, ister dost ister düşman.] Kültürel güç politikalarınca, her şey, yalnızca bir milletin güçlü kılınması için hizmet eder fikri salık verilir.


Ben bu bilimlerin vatanseverliklerinin iyi, haklı veya yüce olmadıklarını ileri sürmüyorum. Zamanımızdaki bütün bu mücadelelerde belli kararların verilmesinin gerekliliğini ve bunların belli bir yanının ele alınmasını, bir vatandaşlık görevi olarak kabul ediyorum. Benim de âşinâ olduğum Mannheim’ın bilgi sosyolojisi, Ideology and Utopia’sı ve motivasyon değeri anlayışı, kişinin yarattığı eseri hükümsüz kılmaz. Ben bu kişileri, Rusya’daki siyasî kuramcılardan veya Nazi Almanya’sındaki bilimin asıl saptırıcılarından ayırmak istiyorum. Meselâ, bir zamanlar Rusya’da “karşılaştırmalı edebiyat” tabu ilan edilmişti. Eğer birisi Puşkin’in “The Golden *****erel” adlı hikâyesini Washington Irving’ten aldığını söylerse, o kişi “Batı’ya secde eden köksüz kozmopolitlik”le itham edilirdi.


Esasında, hâlâ İtalya, Almanya, Fransa ve buna benzer bazı ülkelerde karşılaştırmalı edebiyat incelemelerinin vatanperverâne motivasyonları, bir milletin başka bir milleti mümkün olduğunca fazla etkilediğini göstermeye dair krediler toplama veya daha kurnazca bir yolla, bir milletin kendi milletini asimile ettiğini ya da “herkesçe kabul görmüş” yabancı üstat bir sanatçının diğerlerinden daha iyi olduğu gibi, garip bir kültürel muhasebecilik sistemine yol açmıştır. Bu durum, M. Guyard’ın öğrenciler için yazdığı küçük el kitabında acemice sergilenmiştir. Bu kitapta, Hollanda’da Pascal, İtalya’da Corneille, İspanya’da Ronsard v.b. üzerine yazılmamış tezler, boş kutularla karşılanmıştır.4 Bu tip kültürel yayılma düşüncesi, kültürel politikalarla kısmen daha az bağlantılı ve daha az bir gurur kaynağı olsa da, bağışıklık kazanmış olmasından dolayı, A.B.D’de de görülebilmektedir. Meselâ, hâlâ değerli kabul edilen müşterek “Amerikan Edebiyat Tarihi”inde (Literary History of the United States Ed. R.Spiller, W.Thorp, 1948) Dostoyevski’nin, Poe’nun hatta Hawthorne’un takipçisi olduğu büyük bir hevesle iddia edilir. En saf suların bir karşılaştırmacısı olan Arturo Farinelli, “Gl’influssi letterari e I’insuperbire delle nazioni” adını verdiği ve Mélanges Baldensperger’e (1930) katkıda bulunduğu makalesinde bu durumu anlatmıştır. Farinelli, şiirin konuları meselesinde, verici–alıcı (creditor and debtor) hesabının yapılmasını ve kültürel zenginliklerin böylesine bir işleme tabi tutulmasının saçmalığını, uygun bir şekilde eleştirmiştir. Ancak şunu unutuyoruz: ”Sanatın ve şiirin mukadderâtı, yalnızca ruhun gizli uyumlarında ve şahsî hayatta tamamlanır.”(s.273) Profesör Chinard ilgi çekici bir makalesinde Rabelais’ten vericilerin ve alıcıların (creditors and debtors) olmadığı ideal bir dünya üzerine güzel bir alıntı yapmış ve edebiyatların karşılaştırılması konusunda “borçsuzluk” prensibini tam zamanında telaffuz etmiştir. 5


Esas mevzunun ve metodolojinin yapay bir şekilde sınırlandırılması, tesirlerin ve kaynakların mekaniksel kavranışı, kültürel milliyetçilikten kaynaklanan motivasyon, uzun zamandır süregelen karşılaştırmalı edebiyat bunalımının fazlaca görülen belirtileri gibi geliyor bana.


Bu üç istikamette yeniden düzenlenmelere ihtiyaç duyulmaktadır. “Karşılaştırmalı” ve “genel” edebiyat arasındaki yapay sınırlandırmaların terk edilmesi gerekir. “Karşılaştırmalı” edebiyat, bir millî edebiyatın sınırlarını aşmış her edebiyat incelemesi için kullanılan yerleşmiş bir terim haline gelmiştir. Terimi gramatikal açıdan beğenmeyen bazı kişiler, madem ki eksiltili kullanımı herkes anlıyor o halde, “edebiyatın karşılaştırmalı incelemesi” şeklinde kullanılması gerektiği konusunda ısrar etmektedirler. “Genel” edebiyat sözü, hâlâ, dikkati teori ve şiir bilimine çeken yan anlamlara sahip olduğundan dolayı, en azından, İngilizce’de pek tutulmamıştır. Bireysel olarak, hususi bir yazar, ülke ve dönem üzerine  iyi bir şekilde uzmanlaşılabilmesine rağmen, şahsen ben çok açık bir şekilde, edebiyat bilimi veya edebiyat incelemesinin konuşulmasını; ayrıca, Albert Thibaudet’nin önerdiği gibi, İngiliz felsefe tarihi profesörleri üzerine değil de, sadece, tarih profesörleri, felsefe profesörleri ve edebiyat profesörleri üzerine konuşabilmemizi çok isterdim. Çok şükür ki hâlâ, bir on sekizinci yüzyıl İngiliz edebiyatı profesörü veya Goethe filolojisi profesörü yok. Fakat konumuzun adlandırılması, en çok hakiki anlamda akademik ilgilerin kurumsal esasıyla ilgilidir. Edebiyat bilimi kavramı, birleştirilmiş bir disiplin gibi dilbilimsel kısıtlamalarla engellenirse, bunun ne önemi olacak. Ben, Friederich’in karşılaştırmacılar, “başka alanlara el atmamalılar ve buna cesaret bile edemezler” görüşüne katılmıyorum. İngiliz, Fransız, Alman ve diğer millî edebiyat öğrencilerinin durumu buna örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca onun, “birbirlerinin alanlarında avlanılamayacağına dair” nasihatının da tam olarak takip edilebileceğine inanmıyorum.6 Edebiyat biliminde muteber kazanılmış haklar (vested interests) ve “tescilli yetkiler”(proprietary rights) yoktur. Herkes, herhangi bir sorunu, yalnızca bir dilde verilmiş bir eserle sınırlı tutarak inceleme hakkına, aynı zamanda, tarih, felsefe veya diğer konuları da aynı yolla inceleme hakkına sahiptir. Uzmanlar tarafından eleştiri riskine maruz kalabilir ama bu onun alması gereken bir risktir. Eğer biz karşılaştırmacılar, millî edebiyatlarla sınırlandırılmış konular üzerine yapılacak yayımların yasaklanmasını nasıl istemeyeceksek, İngiliz profesörlerini Chaucer’ün Fransız kaynakları üzerine yapılacak incelemelerden veya Fransız profesörlerini Corneille’in İspanyol kaynakları üzerine yapılacak v.b. incelemelerden alıkoyulmasını da, kuşkusuz istemeyecektik. Çoğunlukla, gerekli duyarlılıktan ve zevkten yoksun, sadece bibliyografik bilgi ve dış malumata sahip uzmanların “otoritesi” aşırı noktalara varabiliyor. Ayrıca onlar, uzman olmayan kişilerin uğraş alanlarını da dikkate almazlar, ki onların daha geniş perspektifi, daha keskin kavrayışı, yoğun uygulamalar için yıllarca haklı bir durum ortaya koyabilmektedir. İncelemelerimizde ideal bir evrensellik ve daha büyük bir devingenliği savunmamızda kendini beğenmişlik veya mağrurluk yoktur. Etrafını “girilmez” işaretleriyle çevreleme anlayışı, özgür zihne yakışmaz. Bu sadece standart karşılaştırmalı edebiyat teorisyenleri tarafından telkin edilmiş ve uygulanmış hükümsüz metodolojilerin sınırları içerisinde görülebilir, ki bu kişiler “olguları” bulmayı, altın arayıcılarının iddialarını sınırlayabileceğimiz altın külçeleri bulmak gibi farz ederler.


Fakat hakiki edebiyat bilimi, ölü olgularla olmasa da, değer ve niteliklerle bağlantılıdır. İşte edebiyat tarihi ile edebiyat eleştirisi arasında bir farkın olmaması, bu yüzdendir. En basit edebiyat tarihi problemi bile, bir değer yargısı gerektirir. Eğer Racine’in Voltaire’i etkilemesi veya Herder’in Goethe’yi etkilemesinin bir anlamı olacaksa, bu yazarlar hakkında temel bilgileri bilmek gerekir. Yani bu, onların gelenekleriyle ilgili birşeyler bilmek, sürekli bir tartma faaliyeti içerisinde olmak, karşılaştırmak, çözümlemek, ayırt etmek ve esas itibariyle eleştirmek demektir. Hiçbir edebiyat tarihi yoktur ki, seçme ilkesine tabi tutulmadan, belirlemeye ve değerlendirmeye kalkılmadan, yazılmış olsun. Eleştirinin önemini yok sayan edebiyat tarihçileri de ister istemez, eleştirmen sayılırlar. Ve bu kişiler genellikle geleneksel ölçütleri ve kabul görmüş bazı değerleri, olduğu gibi devralırlar. Bir sanat eseri, - biraz bilinçsizce ve müphem bir şekilde formüle edilmiş olsa da – eleştirel prensiplere başvurulmadan, çözümlenemez, karakterize edilemez ve değerlendirilemez. Norman Foerster, konuyla ilgili ve hâlâ çağdaş olan “The American Scholar” adlı kitapçığında çok isabetli olarak der ki: Edebiyat tarihçisi “tarihçi olabilmek için, eleştirmen olmak zorundadır.”7 Edebiyat biliminde, teori, eleştiri, tarih üzerine düşen esas görevi gerçekleştirmek için, yani bir edebî eserin veya bir grup eserin tanımlanması, değerlendirilmesi için işbirliği içerisinde ilerlerler. Karşılaştırmalı edebiyat, - en azından onun resmî teorisyenleri - ortak bir çalışmadan sakınmış; kaynaklara, tesirlere, arabuluculara ve şöhretlere, “olgusal ilişkilere” bağlanmıştır. Yapacağı tek iş, geri dönüp çağdaş edebiyat biliminin ve eleştirisinin asıl akıntısına gidecek yolu bulmak olacaktır. Açıkça söylemek gerekirse; karşılaştırmalı edebiyat, yöntemleri ve metodolojik akisleri hususunda durgun bir suya dönüşmüştür. Asrımız çok çeşitli hedefleri ve yöntemleri olan bir sürü bilimsel, eleştirel akım ve gruplanmalar ortaya çıkarmıştır. İtalya’da Croce ve takipçileri, Rus Biçimcilği ve onun Polonya ve Çekoslavakya’daki kolları ve gelişmeleri, Alman “düşünce tarihi” (Geistesgeschichte) ve İspanyolca konuşan ülkelerde büyük yankı bulan üslûp bilimi, (stylistics) Fransız ve Alman Varoluşçu eleştirisi, Amerika’nın “Yeni Eleştiri”si, Jung’un arşetipal modellerinden ilham almış mit eleştirisi ve ayrıca, Freud tarzı psikanaliz ve Marksizm, bunlardan bazılarıdır. Bütün bunlar, hataları ve eksikleri ne olursa olsun, karşılaştırmalı edebiyat incelemelerinin hâlâ elini kolunu bağlayan dış olguculuğa (factualism) ve atomculuğa karşı ortak bir başkaldırıda birleşmişlerdir.


Bugün edebiyat bilimi öncelikle, hem esas mevzusunu hem de odaklandığı yönünü tanımlamak zorunda olduğunu bilmek durumundadır. Edebî incelemelere alternatif olarak sık sık önerilen dinî, siyasî, kavramlar ve hislerden veya fikirler tarihi incelemesinden uzaklaşmak zorundadır. Edebiyat biliminde, özellikle karşılaştırmalı edebiyatı içinde bulunan birçok seçkin insan, tam anlamıyla edebiyata ilgi duymamaktadırlar. Bu kişiler daha çok kamuoyu tarihiyle, seyahatnamelerle, millî karakterlerle ilgili fikirlerle, kısacası, genel kültür tarihiyle uğraşmaktadırlar. Bu yüzden edebiyat incelemesi kavramı, o kadar köklü bir şekilde genişletildi ki, bütün bir insanlık tarihiyle özdeş hale gelmiştir. Ancak edebiyat bilimi, eğer edebiyatı insanın ürettiklerinden ve diğer faaliyetlerinden ayırmazsa, edebiyatı böyle incelemeye karar vermezse, metodolojik olarak hiç ilerleyemeyecektir. Yani, edebiyatın ve sanatın doğasında bulunan estetiğin esas meselesi olan “edebîlik” sorunuyla baş başa kalmalıyız.


Edebiyat biliminin bu şekilde kavranmasında edebî eser, zorunlu olarak, odak noktasına yerleşir, fakat biz biliyoruz ki eğer eserin, yazarın psikolojisine, toplumun yapısına karşı durumunu araştırıyorsak, başka sorunlarla uğraşıyoruz demektir. Ben bir keresinde, sanat esrinin, yazarın zihninde biçimlenen etkilerden veya yaratma sürecindeki ruh halinden tamamiyle farklı anlam ve işaretler yapısı olarak tabakalandırıldığında ancak vücuda getirilebileceğini savunmuştum. Yazarın psikolojisiyle sanat eseri arasında, bir yanda hayat ve toplum, diğer yanda estetik nesne arasında, haklı olarak, “ontolojik uçurum” denen bir durum söz konusudur. Sanat eserinin incelenmesini “aslî”(edebiyat içi); eserin, yazar bilinci, toplum v.b. şeylerle ilişkilendirilerek incelenmesini ise, “haricî”(edebiyat dışı) olarak adlandırıyorum. Bu ayrım, genetik sorunlar dikkate alınmasın veya küçümsensin, keza, aslî inceleme, salt yapısalcılıktan ve hiçbir şey ifade etmeyen bir estetizmden ibaret olsun anlamına gelmez. Üzerinde hassasiyetle durulmuş olan tabakalandırılmış anlam ve işaretler yapısı anlayışı, biçim ve içerik arasındaki eski ikiliği aşmak için çabalar. Genellikle sanat eserinde “içerik” veya “fikir” diye adlandırılan şey, eserin yapısına ve “dünya”sının bir kısmına dahil edilmiştir. Sanatın insanî boyutunu inkâr etmeyi veya tarih incelemeleriyle biçim incelemeleri arasına bir set çekmeyi aklımdan bile geçirmem. Her ne kadar Rus Biçimcileri ve Alman üslûp araştırmacılarından (stilforscher) eğitim alsam da, edebiyat incelemesini, ses incelemesi, nazım, bütünleştirici araçlar ya da telaffuz ve söz dizimi incelemeleriyle sınırlandırmak istemem. Ayrıca edebiyat ile dilin eşit görülmesini de doğru bulmuyorum. Kanımca, bu dil öğeleri iki alt tabakayı oluştururlar. Bu tabakalar, ses tabakası ve anlam birlikleri tabakasıdır. Fakat bu tabakalardan öyle bir “dünya”ortaya çıkar ki, herhangi bir dilbilimsel öğeyle, dışa ait süsleyici biçim öğesiyle hiç tanımlanamaz. Bence tek doğru görüş, sanat eserini çok yönlü gören değer ve anlamları içerisinde barındıran, eseri işaretler yapısı olarak algılayan “bütüncül” görüştür gibi geliyor. Görececi bir antikacılık (relativistic antiquarianism) gibi dış yapısalcılık da edebî incelemeyi insanlardan uzaklaştıran yanlış uğraşlardır. Fakat eleştiri, edebiyat biliminden uzaklaştırılmamalıdır ve zaten de uzaklaştırılamaz.


Bu tarz değişiklik ve  serbestlik, teoriye ve eleştiriye ayrıca, eleştirel tarihe doğru gerçekleşirse, motivasyon sorunu da kendiliğinden çözülür. İyi bir vatansever hatta, milliyetçi kalabiliriz fakat bu alış-veriş sistemi (debit and credit system) anlamsızlaşacaktır. Kültürel yayılmacılık hakkındaki yanılsamalar ve aynı zamanda edebiyat bilimi tarafından sağlanacağına inanılan dünya barışı hakkındaki yanılsamalar, ortadan kalkabilir. Diğer kıyıdan yani, Avrupa’dan buraya, Amerika’ya, bakılınca belli bir mesafeyi kolayca aldığımızı düşünebiliriz. Bütün bunları ruhsal sürgünlüğün ve kökünden sökülüşün bedelini ödemek mecburiyetiyle elde etmiş olsak bile. Bir defa edebiyatı, kültürel prestij mücadelesinde bir belge olarak veya dış ticarette önemli bir ürün olarak ya da millî psikolojinin bir göstergesi olarak kabul edemeyeceğimizi, iyice kavrayalım. Bunu başarırsak, insanın ulaşabildiği hakiki nesnelliği elde edebiliriz. Bu, tarafsız bir bilimsellik, lâkayt bir görecelik ve tarihçilik olmayacak fakat nesnelerin kendi özleriyle bir karşılaşması, tutkusuz ama sonunda değer yargılarına ve çözümlemeye götürecek bir tasavvur olacaktır. Eğer biz, şiirin ve sanatın doğasını, onun ölümlülüğe ve yokluğa karşı zaferini, muhayyilede yeni bir dünya yarattığını kavrarsak, o zaman millî gururlanmalar ortadan kaybolur. İşte o zaman insan, her yerdeki, her devirdeki çeşitliliğiyle insan, ortaya çıkar ve edebiyat bilimi, çeşitli ilişkiler ağı çizmeye, millî alış-verişlerin hesabıyla (calculus of national credits and debts) uğraşmaya, antika bir eğlence olmaya, son verir. İşte o zaman edebiyat bilimi, sanatın kendisinde olduğu gibi bir muhayyile faaliyeti olur, böyle olunca da, en yüce insanî değerlerin koruyucusu ve yaratıcısı olur.







1Özgün adı, “The Crisis of Comparative Literature”, Concepts of Criticism,Yale University Press, London, 1973, ss. 282-295. Bu yazı ilk olarak 1958 yılında “Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat Birliği” nin (International Comparative Literature Association) Chapel Hill’deki kongresinde bildiri olarak sunulmuştur. Daha sonra 1963 yılında yayımlanan  Concepts of Criticism adlı eserine de alınan bu makale, Amerikan ekolünün esaslarını içermesi bakımından önemlidir. Metin, kitabın 7. baskısından alınmıştır.[Ç.n]   Çev. Serhat IŞIK


 



2 “Goethe en Angleterre, quelques réflexions sur les problémes d’influence” Revue Germanique 12, (1921) ss.374-75.



3 Französischer Geist im zwanzigsten Jahrhundert, Bern, 1952, s.237.



4 M.F. Guyard, La Littérature Comparée, Paris, 1951,ss. 124-125.



5 “La Littérature comparée et l’histoire des idées dans l’études des relations franco – américaines” in Proceedings of the Second Congress of the International Comparative Literature Association,  Ed.Werner P. Friederich, 2, Chapel Hill, 1959, ss.349 – 369.



6 Yearbook of Comparative and General Literature, 4, 1955, s.57



7  Chapell Hill, 1929, s.36.

"

 
Giriş
Üye Adı

Şifre

Hala hesabınız yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yönetici, yorum ayarları ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksınız.

İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Tenkit
· Haber gönderen egeedebiyat


En çok okunan haber: Tenkit:
Karşılaştırmalı Edebiyatın Yaşadığı Bunalım, Rene WELLEK , Terc.: Serhat IŞIK


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.05
Toplam Oy: 58


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder


İlgili Konular

Tenkit

Tüm hakları saklıdır.